AnaSayfa / 12 Eylül’lerden 11 Eylül’e

Paylaş

12 Eylül’lerden 11 Eylül’e

<!–

–>

Pazartesi, 11 Eylül 2017… Cumhuriyet gazetesi yöneticilerine ve çalışanlarına karşı açılan davanın ikinci duruşması görülecek. İçeride kalan 5 arkadaşımın da bu akşam özgürlüklerine kavuşacakları, bu davanın da en kısa sürede tarihte hak ettiği yeri alacağı konusundaki umudumu dile getirmek istiyorum.

İki kırılma noktası
Salı ise 12 Eylül olacak. 12 Eylül Türkiye’nin yakın geçmişindeki iki önemli kırılma noktasına otuz yıl arayla tarih düştü: 12 Eylül 1980 ve 12 Eylül 2010…
Bu iki “12 Eylül”ü bir arada değerlendirmek, Cumhuriyet gazetesi hakkında bilinen hukuk kuralları bir kenara bırakılarak açılan bugünkü davayı çözümlemeyi kolaylaştırabilir.
12 Eylül 1980, “Soğuk Savaş” döneminin çift kutuplu dünyasında ABD’nin tam desteğini alarak yapılan, Türkiye’nin düşünce ve ifade, sendikal ve demokratik örgütlenme özgürlükleri alanlarındaki tüm kazanımlarını yok eden, bu genel birikimin temel hukuki zeminini oluşturan 1961 Anayasası’nı da hedef alan faşist bir askeri darbeydi. Ülkenin siyasal ve toplumsal kültür birikiminin yanı sıra, muazzam bir insan kaynağı da bu darbe ile tahrip edildi. 12 Eylül 1980 darbesi meşruiyetini, 80 öncesinin “anarşi” ortamına ve sahte bir “Atatürkçülük” söylemine dayandırıyordu. Dönemin başbakanı Demirel’in sonradan çok veciz bir şekilde Genelkurmay Başkanı Kenan Evren’e yönelttiği, “12 Eylül öncesinde Antalya’da tapu memuru muydun” sorusuyla ifadesini bulduğu üzere, söz konusu “anarşi” ortamı en hafif deyimiyle şaibeliydi. “Atatürkçülük” diye diye Mustafa Kemal Atatürk ilkelerine ve ona yönelik sevgiye en büyük kötülük ise yine bu askeri diktatörlük döneminde yapıldı. Türkiye’de eğitimin katledilmesinin de, “Yeşil Kuşak” planlarının hayata geçirilmesinin de önü bu dönemde açıldı. Bunları hiç unutmamak gerekiyor.
12 Eylül 2010 referandumu ise artık tek kutuplu bir hale gelmiş dünyada, sözde “12 Eylül ile yüzleşmek için, vesayetçi anlayışla hesaplaşmak için” gündeme getirildi. O dönemde muhalefetin öne sürdüğü temel karşı çıkış gerekçesi ise siyasal iktidarın yeni anayasa ile yargıyı tamamen denetim altına alma planı yaptığı, bazı maddelerin ise göz boyamak, bu ana planı gizlemek için taslağa serpiştirildiği yönündeydi.

Çağdaşlaşma serüveni
12 Eylül 1980 darbesinin silindir gibi üzerinden geçerek ezdiği, kuraklaştırdığı siyasal ortamda önü açılanlar, Ortadoğu için düşünülen yeni dizayn ile birlikte dış desteği de bulunca iktidara yürümüşler, şimdi de kendi kafalarındaki gizli ajandayı dikte edebilmek amacıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin temel fren-denge sistemi olan yargıya el atıyorlardı. Başarılı da oldular. 12 Eylül 2010 bir kırılma noktasıydı.
Bir kez daha “Yetmez ama evetçilik” tartışması açmak için söylemiyorum, ama bugün Cumhuriyet gazetesine karşı böyle bir iddianamenin hazırlanıp kabul edilebilmesinin altında o kırılmanın bulunduğunu da hiç unutmamak gerekiyor. Türkiye’yi kendi perspektifine göre dizayn etmeye çalışan bir siyasi kadro, tıpkı daha sonra cumhurbaşkanlığı konusunda görüleceği üzere, önce Ergenekon, Balyoz gibi davalarla fiili durum yaratmış, sonra 2010 referandumuyla yargıya el koyma girişiminin anayasal çerçevesini oluşturmuştu.
Yaşananları sadece kendi dönemi içinde değerlendirmek de yetersiz kalabilir. Konu hemen hemen iki yüz yıllık “çağdaşlaşma” serüveninin dinamikleri ve karşı-dinamikleri içine yerleştirilmez, diğer tüm “kültürel parametreler” de buna göre değerlendirilmezse, o zaman 12 Eylül’lerden 11 Eylül 2017’ye uzanan yolu anlamak da güçleşebilir.

Paylaş

Yorum yapmak için giriş yapmalısınız

Giriş