AnaSayfa / Kasım’da New York ve MoMA’nın Dilsiz Mültecileri

Paylaş

Kasım’da New York ve MoMA’nın Dilsiz Mültecileri

Kasım’da New York ve MoMA’nın Dilsiz Mültecileri

2016’nın Kasım ayının sonları.

Amerika yeni başkanını seçmiş, kıyı şeridi şehirlerinde gerginliğin dozu bir hayli artmıştı.

Yeni seçilen başkanın ülkesine ilk gidenlerdendim, sonuçların açıklandığı hafta soluğu New York JFK Havalimanı’nda aldım. Babam, herhangi yeni bir düzenleme olmadığını, güvenliğin geçtiğimiz aylardaki gibi işlediğini söyledi. Pasaport kontrolünde rutin birkaç soru, titrek İngilizce ile verilen sıradan cevaplar ve şehre ilk adım…

Babam birkaç aydır Manhattan’da çalışıyordu, ben ilk kez ona eşlik ediyordum.

Amerika, hayalimde büyük harflerle yazılan, kalın puntolu, büyülü ve gerçek gibi görünmeyen bir adadan ibaretti. (“AMERİKA“) Dünyanın en güçlü ülkesi ve -haliyle- en çok nefret edilen diyarı.

Amerika bile “Amerika’nın oyunları” gibiydi kafamda…

Bir nevi haklıymışım. Hollywood’un bağırıp çağıran yapaylığı daha ilk dakikalarda çıktı karşıma; Manhattan bir “takım elbiseliler cenneti”ydi ve herkes kravatların arkasında sıkışıp kalmıştı. Aslında bu, yalnızca benim önyargımdı.

New York’ta insanlar ellerinde pankartlarla caddeleri kaptmışlardı. “Küçük bir kaçamak” olarak gördüğüm bu şehir, geldiğim İstanbul’u aratmayacaktı sanki.

Gece geç vakit otelimize yerleştik, on bir saatlik uçuşun ardından pestili çıkmış bedenlerimizi uykuya salıverdik.

 

***

 

Gün erken başladı.

Biraz da “jetlag”in etkisiyle yediyi biraz geçe uyandım. Hemen camdan dışarı baktım. Manhattan’ın en merkezi muhitlerinden birinde, Rockefeller Center’ın karşısında konaklıyorduk. 5’nci ile 6’ncı caddelerin arasında, Central Park’a beş sokak uzakta.

Mesai başlamadan insanlar sokağa dökülmüştü. Spor ayakkabılarını ve eşofmanlarını üzerine geçirenler koşuya çıkmış; gri, boğucu havanın inadına sağlıklı yaşama göz dikmişlerdi. “Ne kadar sağlıklı olabilirse?” diye sordum içimden kendi kendime.

Duşumu aldım, “NewYorker” kılığıma büründüm, gömleğimin üzerine V-Yaka kazağımı giydim, siyah paltomu üzerime aldım ve kaşkolumu olabilecek en İngiliz şekilde bağladım.

Central Park’a yürüdüm yavaş yavaş.

Şehrin devasalığının içinde kaybolmamak mümkün değildi. Woody Allen’ın Manhattan’ında tanıdığım şehir, şimdi gözlerimin önüne serilmişti. Büyülenmedim diyemem. Gerçeklikten uzak olduğunu düşündüğüm bu “gökdelen-şehir“e ayaklarım basıyordu artık, karşıdan karşıya geçerken ışıklarında duruyor, ellerinde karton kahve bardaklarıyla koşuşturan insanlara merhametle bakıyordum. “Amerikan Rüyası” diye öve öve bitiremedikleri tipleme ya yeni Amerikan Başkanı’ydı şimdi (ve herkes onu protesto etmek için slogan atıyordu), ya da hayata yetişmeye çalışan, gökdelenlerin arasına sıkışmış küçük insanlardı. İkisi de beni etkileyemedi.

Central Park’a vardım. İşte o’ndan etkilendim, doğruyu söyleyeyim. Daha önce Londra’da, Hyde Park’ta hissetmiştim bunu; İstanbul kocaman bir kasabaydı sadece. Çünkü şehirler, nefes alırlar ve insanlarına nefes alacak alanları yaratmakla yükümlüdürler. İstanbul boğazıyla nefes kesmekte ama turist olmayan için mazot balonunda yüzmekte sadece.

Park’ın içinden yürüdüm. Bir Belçika Waffle’cısından kahve ve Waffle aldım, bir yerlere yetişmem gerekirmişcesine devam ettim adımlarımı atmaya.

John Lennon’un vurulduğu, öldürüldüğü köşe başına “Strawberry Fields” adını vermişler; evinden çıkmış, Park’a nefes almak için adım atmış Lennon’u görür gibi oldum Batı tarafında Central Park’ın. Genç bir müzisyen eline gitarını almış, Beatles şarkılarını söylemeye başlamıştı. “Gözlerin kapalı yaşamak kolay, tek gördüğün yanlış anlaşılmalar / Biri olmak zor, ama işler yoluna girer / Beni pek de alakadar etmez

Sonrasında öğreniyorum, gün içinde hiç boş kalmıyormuş bu köşebaşı. Biri geliyor, çalıyor, söylüyor ve yerini bir başkasına bırakıyormuş. John Lennon yaşamaya devam ediyormuş sanki…

Sonraki durağım MoMA’ydı. Yani New York Modern Sanat Müzesi. Dünyanın ve özellikle modern sanatın en prestijli mabedi. Din, dil, ırk, cinsel tercih, sanat anlayışı gözetmeksizin; herkes ve her şeyi bulmak mümkün. Bazı değişmeyen, vazgeçilmez eserleri var. Andy Warhol’un “Campbell’ın Çorba Tenekeleri” buna örnek. Müzenin en uğrak duvarına da böylelikle ev sahipliği yapıyor Warhol. Zaten New York’un efendisi o. Buranın sokaklarında kendini varetmiş ve New York’a hiç ihanet etmemiş, sanatlarüstü bir insan. Müziği, sinemayı, resimi, edebiyatı bir arada toplamış ender sanatçılardan. Evet, en doğru kelime bu: “Sanatçı“.

Müzenin dönem dönem değişen sergilerinden biri “zamanın ruhu“nu anlamak için son derece çarpıcıydı. Son beş yılda ülkemizin de yakından tanıdığı “insanlık trajedisi”ni gözler önüne sermişti MoMA. Onlarca foto-muhabirin denklanşöründen alınmış fotoğraflar, haritalı anlatımlar ve mülteci kamplarında yaşamın nasıl olduğunu anlamamız için yaratılmış küçük bir oda. “Oda” dediğime bakmayın, evlerinden kaçan insanların sığındığı çadırlardan bahsediyorum.

Upuzun bir duvar ilgimi çekti en başta. Kocaman bir liste asılıydı beyaz zemin üzerine ufak puntolarla yazılmış, sonsuza gidiyormuş gibi gözüken bir liste… Önce anlayamadım. Birçok kısımda “bilinmiyor” yazıyordu, bazı bölümlerde “boğulma” ya da “silahlı çatışma“… Sonra isimler çıkıverdi karşıma. Suriye’den kaçmaya çalışırken yollarda ya da Avrupa’ya gitmeye çalışırken botlarda can veren insanların isimleriydi bunlar. Ölüm sebepleri. Bir insanlık ayıbının en güzel(!) temsiliydi adeta.

Hayatın kıyısını çoktan terk etmiş, kendi sokaklarından ayrılmak zorunda kalmış, şiddeti kemiklerinde hissetmiş, kanı akmış insanların yolculuklarını da ait olmadıkları bu lanet savaş kanla yıkamıştı.

Bir de “o” harita…

Mülteci” sözcüğünden nasıl kaçtığımızı getirdi aklıma. “Misafir” diye tanımladığımızı fark ettim büyük umutlarla ülkemize gelmiş insanlara… Sessizce küfrettim. Belliydi çünkü, kısa zamanda dönebilecekleri (ve emin olun, kimse yabancı olduğu bir yerde kalmak istemez) evleri, şehirleri yoktu. Çadırdan kaçmış, İstanbul’un ücrasında bodrum katta küçük bir daireye sığınmıştı onlar. “Misafir” değillerdi, “mülteci“lerdi.

Misafirin erken kalkanı makbul olsa da, kovamazsınız sığınmacıları “makbul” kılmak amacıyla.

“Dünya Mülteci Haritası”ydı bu.

İplikle, örgüyle gösterilmişti her “biryerden-biryere-giden“. Farklı renklerle.

Ve dünyamız, kocaman bir renk cümbüşüne dönmüştü.

Yersizdik, yurtsuzduk. Misafir değil.

 

***

 

Sonraki günlerde New Yorklular sokakları doldurmaya, pankartlar taşımaya, sloganlar atmaya devam ettiler.

Yeni başkan bomba gibi düşmüştü “yeni dünya”ya.

Şehirleri bombalanan insanların sesleri, bu yeni “bomba”yla daha da kısılmış, duyulmaz hale gelmişti.

Karton bardakta kahve içmeye devam edenler, sabahın köründe koşuya çıkanlar, gökdelenler arasına sıkışmış küçük insanlar gözlerimin önünden geçip gitmeye devam ettiler.

Ve biliyorum, o liste de büyümeye devam etti.

Paylaş

0 adet yorum

Yorum yapmak için giriş yapmalısınız

Giriş