AnaSayfa / Küçük resmin gözyaşları

Paylaş

Küçük resmin gözyaşları

Küçük resmin gözyaşları

Seküler, Atatürkçü, Cumhuriyetin kuruluş değerlerini benimsemiş, Batı modelinde eğitim görmüş ve her tatil imkanında Avrupa’yı gezmiş bir ailenin çocuğu olarak çok duyduğum, yüzeysel de olsa aslında yaşadığımız toplumla ilgili çok önemli ipuçları içeren bir cümle var: “Türkiye’yi de iyice İran’a benzettiler!”

 
Ne zaman siyah çarşaf içinde bir kadın görsek yolda yürürken ya da sakalını uzatmış ve onu durmadan sıvazlayarak yürüyen, üzerinde tuluma benzer bol kıyafetlerle çoğunlukla kaldırımı izleyen bir adam görsek aynı cümleyi tekrarlıyoruz: “İyice İran’a döndük!”

 

Halbuki Türkiye için “İranlaşıyor mu?” sorusuna “Daha çok fırın ekmek yemesi lazım…” cevabını veren tarihçilerden haberdar değildik; olsun!
İranlaşıyorduk, memleket elden gidiyordu, hemmen etrafımızdaki insanları yargılamamız ve çözümü kendi kendimize söylenmekte bulmalıydık. İranlaşıyorduk yahu, daha kötü ne olabilirdi ki?!
Bir toplumun yeniden yaratılmasında (design edilmesinde) “öteki” yaratmanın önemi büyüktür.
Ötekini şeytanlaştırır, onun aksi olmak için uğraşır ve yeni bir kimlik inşa ederiz böylece. Tabii ki kişi kendi kendine yapmaz bunu; vatandaşın değil devletin, politikanın, iktidarın eli vardır işin içinde. “Büyük resim” oynar durur, “küçük resim” yani bizler, sıradan insanlar da o oyunlara kanar, kendimizi teslim ederiz.

 
Doğu’nun “öteki” haline gelmesi Cumhuriyet’le başlamıyor. Tıpkı Cumhuriyet devrimlerinin de cumhuriyetle başlamadığı gibi.

 
Son nefeslerini aldığını, ekonomik olarak çukurun dibinde olduğunu, askeri gücünün ve toplumsal barışının sallantıda olduğunu, bilimde de sanatta da geri kalmışlıkta “dünya markası” haline düştüğünü anlayan Osmanlı’nın eseridir “Doğu’yu şeytanlaştırmak”. Batılı “muasır” medeniyetlerin arasına karışabilmek için onlardan biri gibi yapması gerektiğini fark edince başlamıştır “Batı’yı kopyalama” modası. Devleti denetlemek için Batı’da kurulan gazeteler Osmanlı’da devlet eliyle kurulmuştur; şairlerinden roman yazması beklenmiştir, Beyoğlu’nda “takım elbisesiz gezememe” dönemine girilmiştir. Batı iyidir, güzeldir.
Elbette Kurtuluş Savaşı’nın ardından İşgalci Devletlere karşı ekonomik olarak da güçlü durabilmek, Osmanlı’nın borçlarını öderken batmamak, yeniden aynı şeyleri yaşamamak için devlet eli daha da sarsıcı bir şekilde devreye girmiş, toplumla oynamaya başlamıştır. Kafasına taktığı şapkaya kadar el atılmış, gençlere spor yapma zorunluluğu getirilmiştir. Sürreal bir devlet yapılanması ve devrim furyası başlamıştır.

 
Sınıflarda duvara asılan haritalar ülkenin doğusunu göstermezken, bütün bir Avrupa’yı ülkenin haritasından daha ön plana çıkarmıştır. Toplum mühendisliği böylece başlamış, yıllar sonra da “Baya İran’a döndük biz yiaa!” diyen bir nesli yaratmıştır.

 
Halbuki İran ile Türkiye dönem dönem birbirine benzerlik gösteren, yakın akraba ülkelerdir.

 

Örneğin 70’lerin sonunda iki ülkede kendi içinde bir savaşa şahit olmuştur. Bizim “sağ-sol” kavgası olarak nitelediğimiz o dönem, kuşkusuz ki Amerika ve SSCB arasında süren Soğuk Savaş’ın paralel sıcak yapılanmasıydı. NATO’ya üye olmayı tercih eden, Özal ile liberalizme geçen, devlet eliyle komünizm karşıtı yeraltı örgütleri kuran ülkemizde solun üzerinden geçildi, toprağa bir ideoloji gömüldü.

 
Aynı yıllarda İran da Soğuk Savaş’ın sıcak yapısını tadıyordu. Bir yanda Amerika’nın, yani liberal ekonomik düzenin Ortadoğu’daki en güçlü temsilcisi Pehlevi hükümeti vardı; diğer yanda toplumun her kesiminden insanın bir şekilde desteklediği, örgütlenen ve bir devrime doğru adım adım giden anti-emperyalist, sol ve aynı zamanda da İslamcı bir örgütlenme. 79’da İslam Devrim’i gerçekleşti, sıfırdan bir İran kuruldu. Dünyanın birçok yerinde solcular bu devrimi destekledi, anti-emperyalist mücadelede devrimcileri “yoldaş” ilan etti.Fakat işler beklendiği gibi ilerlemedi, kurulan yeni hükümet solu -tıpkı Türkiye’de de olduğu gibi- toprağın altına gömdü, idam etti, kurşuna dizdi, sürgüne yolladı.

 
İran İslam Devrimi’nin hemen ardından, 80’de ülkemizde vukuu bulan darbeyi de atlamak olmaz tabii. Sonuçta, söylediğim gibi, Türkiye’yi liberalleştiren, Özal’ı yaratan da 12 Eylül’de gerçekleşen darbenin ta kendisiydi. CIA’in Türkiye Şefi “Our boys did it / Bizim çocuklar yaptı” dedi, sol kayboldu gitti, idam mangaları kuruldu, sürgünde geçecek hayatlar yaratıldı.

 
Bir tarafta anti-emperyalist kalan ama radikal İslamcı devlet yönetimini yaratan bir İran vardı. Orada sol yoktu artık. Bizim tarafta ise Amerika’nın Ortadoğu’daki yeni kalesi haline gelecek bir Türkiye. Burada da sol yoktu artık.

 
İran İslam Devrimi’nin ardından sürgün hayatı yaşamaya başlayan ve ülkesini bir daha göremeden Paris’te hayatını kaybeden Gulam Hüseyin Saedi’nin “Top” isimli romanı geçtiğimiz günlerde Yapı Kredi Yayınları etiketiyle çıktı. Kitabı çeviren Makbule Aras ve Farhad Eivazi Türkçeye Saedi’yi kazandırdılar. Dilimizde yayımlanmış -yine Makbule Aras tarafından çevrilen birkaç öyküsü dışında- başka hiçbir kitabı yok Saedi’nin. Oysa o Türk kökenli bir İranlı. Oysa o bizim dilimizden anlayan ve çoğumuzla benzer bir kaderi paylaşan büyük bir yazar. Modern İran edebiyatının kurucuları arasında gösteriliyor.

 
Çok bilmiş cümlelerle konuşmuyor, “büyük resme” bakmıyor, siyasi ahkam kesmiyor Saedi.

 
Yazarların, yazar akrabaları olduğunu düşünmüşümdür hep. Çok uzak coğrafyalardan da olsalar, aynı dili paylaşmasalar da birbirlerine benzerler. Saedi’yi “İran’ın Marquez’i” olarak görenler var. Diğer yandan son dönemde “Satıcı” filmiyle bütün dünyanın tanıdığı Asgar Ferhadi, onu Arthur Miller’a benzetiyor. Oysa ben, romanı okurken kendimi Yaşar Kemal’in kurduğu bir dünyada, Eduardo Galeo’nun yazdığı bir hikâyeyi dinlerken buldum.

 
Yaşar Kemal de Galeano da devletten ve/veya iktidarlardan çok çekmiş ama vicdanlarını dinlemiş, susmamış yazarlar. Yaşar Kemal bir romancı, Galeano ise bir gazeteci, denemeci. Yaşar Kemal bir dünya kuruyor, Galeano o dünyayı tanıyor, anlatıyor. İkisi de “büyük resmin” değil “küçük resmin,” yani insanın değerini biliyor, o değerden bahsediyor; ahkam kesmiyor, çok bilmişlik taslamıyor.

 
“Top” bir tepeye yerleştirilen ve halk arasında abarttıkça abartılan, bir şehri tek bir atışla yerle bir edebileceği düşünülen topun, köylüler tarafından farkına varılmasıyla başlıyor.

 
Tepenin altında yaşayan insanlar var, topun nişangahı onlara bakıyor. Eziyet burada “korku”nun iktidarı altında başlıyor. Birçok insanla tanıştırıyor bizi Saedi. Kimi evine bir şey olacağından korkuyor, çoluğunu, çocuğunu nasıl koruyacağını kara kara düşünüyor; kimiyse işinden gücünden, geleceğinden dert yanıyor.
Meşrutiyetin ilanının ardından kimin kim olduğu bilinmez, siyasi çalkantısı büyük bir İran var karşımızda. Romanın arka planında da elbette kısık sesli çalan net bir melodi gibi dönüp duruyor bu siyasi kavga. Ancak önümüzde birlik olmayı, beraber kalmayı beceremeyen, kendi derdine düşmüş onlarca insan var. Kitap da onların hikayelerini anlatıyor zaten. Beraber olmayı, zulme karşı direnmeyi öğretiyor adeta.

 
Saedi aynı zamanda bir hekim. Ülkesini adım adım gezmiş, her bir karesini kaydetmiş böylece. Bu yüzden de kitabın içinde bir ülkenin insan profilini çok net bir şekilde verebiliyor. Tıpkı Yaşar Kemal gibi. Yaşar Kemal de tüpçülükten röportajcılığa, yaptığı her bir işle bizim ülkemiz insanının evlerine konuk olmuştur. O yüzden romanlarında tanırız kendi insanımızı.

 
Galeano’ya benzerliğiyse dilinin ve eserinin vicdanından belli. Büyük laflar etmeden, insandan uzaklaşmadan, “büyük resim de büyük resim” diye sayıklamadan anlatıyor hikayesini Saedi. Ve belki de her şeyden önemlisi, tıpkı Galeano gibi, susmuyor. Yanlışa “yanlış,” diyebiliyor. Desteklediği devrimin ardından kurulan kaotik düzeni de reddedince tutuyor zaten Paris’in yolunu.

 
Ne tuhaf, benzer sebeplerle Paris’te ölen bir diğer İranlı romancının, Sadık Hidayet’in mezar komşusu Saedi.

 
Aynı mezarlıkta Ahmet Kaya’nın da ismi var.

 
Küçük resmin gözyaşları dökülüyor işte bir şekilde ve Galeano “Ve Günler Yürümeye Başladı”da “Türkiye’yi de iyice İran’a benzettiler yiaa!” diyenlere cevap veriyor:

 

“Karl ve Gudrun Lenkersdorf, Almanya’da doğdular ve yaşadılar.
1973 yılında, bu ünlü profesörler Meksika’ya gittiler ve Maya dünyasına, bir Tojolabal kabilesine kendilerini takdim edip şöyle dediler:
- Öğrenmeye geldik.
Yerliler sustu.
Kısa bir süre sonra, içlerinden biri sessizliğin sebebini açıkladı:
- Biri bize bunu ilk kez söylüyor.
Ve Gudrun’la Karl yıllarca orada kalıp öğrendiler. Maya dilinde özneyle nesneyi ayıran bir hiyerarşi olmadığını öğrendiler çünkü ‘Ben beni içen suyu içiyorum’ ve ‘Ben baktığım her şey tarafından bakılıyorum’; ve şöyle selamlaşmayı öğrendiler:
- Ben diğer bir senim.
- Sen diğer bir bensin.”

 
Küçük resme bakınca, “öteki” de kalmıyor, “beriki” de…

Paylaş

0 adet yorum

Yorum yapmak için giriş yapmalısınız

Giriş