AnaSayfa / Gerçeklikten Uzak Baykal Gerçekliği ve İflah Olmaz Sandık Hezimetleri

Paylaş

Gerçeklikten Uzak Baykal Gerçekliği ve İflah Olmaz Sandık Hezimetleri

Gerçeklikten Uzak Baykal Gerçekliği ve İflah Olmaz Sandık Hezimetleri

Meclis’te yeni anayasa tartışmaları başladığında farkına varmalıydık, geç kaldık. Deniz Baykal, bir genel başkan edasıyla kürsüye çıkmış, yirmi dakikaya yakın konuşmuş, siyasetin merkezinden uzak geçirdiği yılların ardından kendini yine sahnenin ışıkları altına atıvermişti. Tasarı Meclis’ten geçti, referanduma gidildi, her ne kadar şaibeli de olsa “Evet” çıktı.

CHP’yi büyük bir başarıya ulaşmış gibi pazarlamaya başlayanlar hemen peydah oldu. Ancak netice, Kılıçdaroğlu’nun alışık olduğu bir neticeydi, yine kaybetti. Deniz Baykal da bunun üzerine tekrardan kameraların karşısına geçti, konuştu da konuştu. Bir “Hayır Cephesi”nden bahsetti, herkesi kucaklayak bir lider gerektiğini söyledi ve kendini de bir nevi “gönüllü aday” gösterdi, bir de Abdullah Gül’ün adını zikretti.

GEÇMİŞ APAÇIK DURUYOR

Üzerinde durulması gereken bir sürü yanlış tespit var bu konuşmada. Ama her şeyin başında açıklamayı yapmaya soyunan insan yanlış. Deniz Baykal siyasi tarihimizin en acımasız, en ahlaksız kumpasıyla rezil rüsva edilmiş, genel başkanlığı bırakmış ve bir köşeye çekilmişti.

Şimdi kendini temize çıkarabileceğini, tekrar ana karakter olabileceğini, intikamı tadabileceğini zannediyor belli ki. Oysa her ne kadar ona karşı bu kumpası kuranlara karşı savaş ilan edilmiş olsa da geçmişi aynen duruyor Baykal’ın. Kurtulamayacağı bir gerçeklik bu. Sıradan bir Antalya Milletvekili olmaya devam etmeli, Meclis’in saygı değer bir “büyüğü” olmakıydı. Kendini en vatanperver olarak pazarlamaya çalışması inandırıcı değil. Siyaset hırsında boğulan insanların oynadığı bir oyun ve Baykal da haddinden fazla hırslanmış gözüküyor.

ORDUEVİ SİYASETİ BİTTİ

Hiç Harbiye Orduevi’nin önünden geçtiniz mi bilmem. İstanbul’un en güzel noktalarından birinde, Nişantaşı’nın kenarında, İstanbul’un ortasında, inanılmaz bir meskendir. En üst katındaki restorandan bütün silüeti görmek mümkündür.

Babaannem ve dedemden biliyorum içerideki insanları. Yaşları geçmiş ama saçlarını her gün kuaförde yaptırmaya üşenmeyen, anlamsız pahalı ve üstlerinde emanet gibi duran kıyafetler giyen, sigara içişlerinden asillik aktığını sanan, yaz-kış beyaz eldivenler takan insanlar bunlar. Kendilerini “Cumhuriyet Eliti” olarak pazarlamaya çalışan insanlar. Oysa gerçek “Cumhuriyet Elitleri” bu ülkenin taşı, tuğlası, çimentosudur.

28 Şubat’ın ardından bu “orduevi insanları”nın ideolojileri ele geçirmeye kalktı devleti. Orduevine baş örtüsüyle girmek yasaktı, üniversiteye de girilememeye başlandı. “Kurucu Değerlere dönüş” olarak bir askerci faşizm pazarlandı, bir imparatorluğun kalıntısını Batı’ya yaklaştırmak için başlayan devrim füryasını demokrasiye geçeli 40 yıl olmuş, ondan fazla hükümet ve sandık görmüş halka dayatabileceklerini sandılar, yanıldılar. O günün baskıcı ortamı mağduriyet edebiyatını çıkarttı ve AKP’yi ve Erdoğan’ı yarattı.

AKP’nin muhalefeti olarak CHP ise oklarını ne tarafa çevireceğine karar veremeyen bir parti oldu, devletçi kişiliğinden, kurucu parti ağırlığından uzaklaşamadı ama bu yüzden de halktan, gençlerden ve demokrasiye inananlardan uzaklaştı. Demirtaş ve HDP’nin hızlı yükselişini de anlamak tam da bu yüzden çok kolay.

CHP, Baykal döneminde Orduevlerine, asker kökenlilere ve Atatürkçü ezberlere inananlara oynadı. Yani merkez-sağ-millyetçi bir çizgiye geldi. Kaybetti.

Baykal’ın ardından lider olan Kılıçdaroğlu ise etrafına -AKP’nin ilk zamanlarda yaptığı gibi- liberal-muhafazakar insanları topladı, Gülen’in okullarına ziyaretlere gitti, Zaman Gazetesi’ni ön saflarda savundu. Arada bir kendini sosyal demokrat olarak pazarlamaya çalışsa bile kimseyi ikna edemi, böylece Kemal Bey, Demirtaş’ı yaratmış oldu. Sağ-muhafazakar-devletçi çizgisiyle de sonucu değiştiremedi. Kaybetti.

Orduevi ezberlerinden, kendini “Cumhuriyet eliti” zannedenlerden, Nişantaşı’nda viskisini yudumlayıp purosunu içerken askerden medet umandan da; sahte bir muhafazakarlık, ikiyüzlü bir devletçilik ve ne idüğü belirsiz sözde sosyal demokratlıktan da seçim zaferi çıkmıyor, anlamalılar artık. Gerçekçi olmayana kimse oy vermiyor. İster Baykal olsun, ister Kılıçdaroğlu.

BİR TARAFINIZDAN CEPHE UYDURMAYIN

Bir diğer yanılgı ise referandumda “hayır” oyu veren geçmişin “yetmez ama evetçi”leri, günümüzün özgürlükçü liberalleri tarafından yayılıyor. Ağızlarında bir “hayır cephesi” tutturdular ki susmak bilmiyorlar. Deniz Baykal da bu furyaya tutulmuş belli ki.

Anlaşılması gereken bir gerçek var, 16 Nisan’da bir referanduma gitti ülkemiz, genel seçimlere değil. Sanki 23 Milyon insan aynı partiye oy vermiş gibi düşünmek saçmalıktan ibaret.

“Hayır”da karar kılanların da “evet” oyu kullananların da herhangi bir parti aidiyeti olmak zorunda değil. Hiçbiri herhangi bir ortak değerde, siyasi ideolojide uzlaşmak zorunda da değil. “Evet” diyenler sunulan rejim değişikliğini, hepi topu 18 madde olan bir tasarıyı kabul edenlerdi; “hayır” diyenler de bu tasarıyı kabul etmediklerini söylediler. Bu kadar. Tek uzlaşı bu.

Hayırcıların arasında milliyetçi, Türklüğü kutsayan, MHP tabanından, ülkü ocağı geleneğinden gelenler de vardı; son seçimlerde HDP’ye oy veren, demokrasiye, insan haklarına, basın özgürlüğüne inananlar da. AKP’yi ideolojik olarak destekleyen ama bir devleti yönetme yetkisini bu boyutta “babasına bile vermeyeceğini” söyleyenler de.

“Hayır cephesine lider aranıyor!” diye bağırmaktansa gerçek bir cephe kurmaya başlamalı ve siyasetin pisliğine henüz bulaşmamış, kasetleri yayınlanmamış, geçirdiği bütün seçimlerden hezimetle çıkmamış ya da Cumhurbaşkanlığı konutunda önceden oturmamış, İslamcı siyasetle parlamamış, tertemiz birine ihtiyaç var.

KİTLİ KUTU GÜL

Abdullah Gül’e gelince: Gül’ün yüzde 49’u kucaklayacağını iddia eden Deniz Baykal, bu açıklamasıyla siyasetten niye uzak durması gerektiğini açıkça göstermiş oldu. Baykal ya siyasetten hiç anlamıyor artık ya da radikal pragmatizmin gerçekçi olduğunu zannediyor.

Evet, Abdullah Gül gibi, Bülent Arınç gibi AKP’nin kuruluşundan beri aktif siyasetin içinde bulunmuş, Erdoğan’ın yanında durmuş insanların liberal ve demokrat çizgisinden sapan, siyasal İslam’a dayanan AKP’den ayrılıp yeni bir parti kurması hep konuşulur, oyları epeyi bölecekleri, sonunda sağ-muhafazakar çizgide bir “çok partililik” ortaya çıkacağı gerçekçi ve de iyimser bir bakış açısı.

Ancak Cumhurbaşkanlığı koltuğunu da AKP genel başkanlığını da Erdoğan’a bırakmış ya da kaybetmiş olan bir siyasi Gül. Yıllardır bu oyunun içinde, Başbakanlık da yaptı, milletvekilliği de. Oyunun içine yine, yeni ve yeniden atılacak olsaydı, sessiz ve “bilge” tavrını çoktan bırakmış, eski yol arkadaşlarıyla yeni bir yola çıkmış olurdu. Ahmet Hakan geçenlerde yazdı işte köşesinde: “Sabır taşı kırılır, Abdullah Gül taşı kırılmaz.”

Ayrıca, Deniz Baykal gerçekten hayır oyu kullanmış olan, bu ülkenin vicdanlı, onurlu, insan haklarına, basın özgürlüğüne, laikliğe, “kurucu değerlerine” ya da orduevi gerçekliğine inanan insanlarının, yani sandıktan çıkan yüzde 49’un tamamının Abdullah Gül’e oy vereceğini mi zannediyor? Eğer öyleyse, sine-i millet kararı versin, kapanmasına gün sayılan parlementodan çekilsin. Milletine bu kadar uzak olan milletvekili mi olur canım?

Paylaş

0 adet yorum

Yorum yapmak için giriş yapmalısınız

Giriş