AnaSayfa / BAYRAK OLMAYAN YERDEN DUMAN ÇIKMAZ

Paylaş

BAYRAK OLMAYAN YERDEN DUMAN ÇIKMAZ

BAYRAK OLMAYAN YERDEN DUMAN ÇIKMAZ

Türkçe’nin en güzel atasözlerindendir: “Ateş olmayan yerden duman çıkmaz.” Yani sebepsiz suçlama, anlamsız karmaşa, nedensiz siyaset olmaz. Başımıza gelen her şeyin, en azından bir şeyle sebep-sonuç ilişkisinde olması gerekir. Bir Kızılderili topluluğu üşüyünce ateş yakar, herkes ateşin başında toplanır ve ısınır. Ateşin yanmasının sebebi soğuktur, dumanın çıkmasının sebebi ateşin yanması. Öyle sürüp giden bir sarmal hayatı oluşturur.

 

“Hayat sarmalı” olarak anılan bir felsefî görüşün temelini de bu soğuk-ateş-duman dairesi oluşturur. Özellikle Beat Kuşağı’nın Amerikan edebiyatına hakim olduğu dönemde, Beatnikler tarafından yayılır bu görüş, inanılır. Hayat bir dairedir, ancak bazı kırılma noktaları, mühim kavşakları vardır; bu kavşaklar dairenin yönünü değiştirse, daireye zarar verse bile dairenin bir parçası haline gelirler. Hayatın, yani dairenin başlangıç noktası ölüme, yani dairenin tamamlanmasına eşittir.

 

Hayatın her alanını bu “büyük sarmal” ile açıklamak mümkün. Siyaset bunun en güzel ve en çarpıcı örneği. Tarih de aynı şekilde.

 

SİYASET, SİNEMA, EDEBİYAT VE TELEVİZYON SARMALI

 

Bir ülkenin geleceğini öngörmek için o ülkede izlenen filmlere, dizilere ve okunan kitaplara bakmak yeterlidir. Amerika İkinci Dünya Savaşı’na girmeden önce, devlet, Hollywood yapımlarına para dökmeye, film yapımcılığı yapmaya başlamıştı örneğin. Savaşı, Almanya’nın zalimliğini ve Amerikan halkının kutsallığını anlatan, pahalı ve bir o kadar da vasat yapımlar ortaya böylece çıkıverdi. Hiçbiri günümüze kalmadı; ama vizyon tarihlerinde halkı askere yazılmaya ikna etti. Billboardlar “Amerika Seni İstiyor,” “Amerika’nın Sana İhtiyacı Var” diye bağıran, parmağını vatandaşa doğrultan afişlerle doldu. Amerika savaşa dahil oldu.

 

Yine Hollwood’un meziyetlerinden biridir: Yaşanmamış bir gerçeklik yaratmak. Amerika, Amerikan filmlerine bakarsak hiç savaş kaybetmemiş, hiç yanlış siyasi hamlelerde bulunmamış, askerini deniz aşırı ülkelerde şehit vermemiş, hiç çocuk öldürmemiştir.

 

Oysa yine aynı Amerika, yıllar boyunca Vietnam’dan çıkamamış, ormanlarında gerillalarla savaşı kaybetmiş, askerini terk etmiş, insani koşullardan uzak yaşamak zorunda bırakmıştır. Vietnam, Amerikan tarihinin belki de en büyük mağlubiyetidir. Ancak bugün Los Angeles sokaklarında dolaşan herhangi bir insana Vietnam’ı sorsanız hemen hemen aynı cevabı alırsınız: “Onların gerillaları kendi halklarına eziyet ediyordu, Amerikan askeri Vietnamlıları kurtardı!” Ne kadar da güzel bir kahramanlık öyküsü gibi tınlıyor değil mi? Oysa bu cevap, Rambo filmini izlemiş, Sylvester Stallone’yi Vietnam ormanlarında “super-hero” olarak tanımış birinin cevabıdır. Rambo Amerikan bayrağını gösterir ve “İşte bunun için yaptım!” diye bağırır. Rambo bir Vietnam kahramanıdır, Amerika sevdalısıdır. Oysa Vietnam’da yaşanan her şey rezillikten ibaretti, insanlıktan epeyi uzaktı. İki milyon Vietnamlının ölümünden mesuldür Amerika, kimsenin kurtuluşundan değil.

 

Son dönemde “American Sniper” filmini izleyenler ne düşünürler peki? Amerika’nın Orta Doğu siyasetini yalnızca Amerikan filmlerinden okuyanlar, örneğin İran’ı değerlendirirken Argo filmini örnek verenlere ne demeli? Gerçekten de karşılarındaki insanlar yalnızca vahşilikten, yobazlıktan ve barbarlıktan mı ibaretler? İran’da sokaktan çevirdiğiniz insana “Mevlana” derseniz, sizi bambaşka bir dünyaya götürebileceğini ya da iç savaş başlamadan önce Suriye’de çocukların bizim ülkemize kıyasla daha büyük bir oranda okula gittiğini bilebilirler mi? Ancak bir Amerikan askerinin Irak’ta öldüremediği, vicdanının el vermediği çocuk üzerinden sahte romantizm yaratırlar, bütün dünyaya sempati saçarlar. Oysa ben zannetmiyorum ki bugün Irak’ta, “Amerikan demokrasisi” altında yaşayan çocuk hayranlıkla bakabilir bütün bu “post-gerçekliğe.”

 

Marvel ya da DC “evrenleri”nin yarattığı hayali kahramanlarını da düşünebiliriz bu noktada. Yalnızca New York’u kasıp kavuran bir “garip yaratık” nedense bütün dünyanın güvenliğini tehlikeye atmaktadır ve dünyayı kurtarmak bir Amerikalı genç olan Peter Parker’ın, yani Spider-man’in elindedir. İki gökdelenin arasında, kollarından çıkan ağlarla geçerken kamera yavaşlar ve tam düşmana ilk yumruğu atmadan arkada şanlı Amerikan Bayrağı gözükür. Ne tesadüftür!

OSMANLI’NIN EDEBİYATÇILARI

 

Tabii ki bu propaganda sarmalı yalnızca Amerikan malı değil. Bizim topraklarımızın tarihi de bu sarmalın içine girmiş zamanında, hala da çıkamamış aslında.

 

Osmanlı Birinci Dünya Savaşı’na girince, çalışan nüfusun büyük bir kısmı da cephelere gönderilince, haliyle ekonomide ve günlük hayatın basit işleyişinde aksaklıklar oluşmaya başladı. Bu yüzden halk, “köyünden ötesini vatan bilmeyen” bir halk savaşa da devlete de uzaklaştı. Tabii henüz sinema/televizyon yok; insanlar boş zamanlarında kitap okuyorlar. Ne yaptı devlet? Hemen aralarında Enis Behiç gibi dönemin ünlü şairlerinin bulunduğu bir “yazarlar güruhu”nu topladı ve Çanakkale’ye, cepheye gönderdi. Bugün okullarda okutulan kahramanlıkla bezenmiş dizeler işte o günlerde, devletten maaş alarak yazılmıştır. Amaçsa halkı tekrardan savaşa, cepheye çekmek; “bakın, ne kadar da kahramanız biz!” dedirtmek.

 

Aslında edebiyat bir propaganda aracı olarak kullanılmaktan hiç bıkmadı. Tanzimat’ın ilanının ardından yazılan, Batı’yı tanıtan, Batı’yı öve öve bitiremeyen ve devletin Batı’yı model alarak ne kadar güzel bir şey ettiğini anlatan, bugün “roman” demeye bin şahit isteyen metinler de bunun bir örneği.

 

BASININ SARMALDAKİ YERİ

 

Basın tarihimize baktığımızda da ne yazık ki pek farklı bir tablo çıkamıyor ortaya. Batı’da büyük tavizler verilerek, muhalif yayın yapmak, devleti denetlemek için kurulan demokrasinin yasama, yürütme ve yargıdan sonra gelen dördüncü ayağı, ne yazık ki bizde devlet eliyle kuruldu. Hem de amacımız Batılılaşmaktı! Meseleyi ne kadar yanlış anladığımız buradan da belli zaten.

 

Yıl 1831’di, gazetenin adı Takvim-i Vekayi olacak, II. Mahmud tarafından bizzat kurulacak ve “iktidar medyası” hayırlısıyla bir daha kapanmamak üzere açılacaktı. Ne yazık ki Avrupa’dan 200 yıl geç kalınmıştı. Ayrıca bundan sonra kurulacak olan gazetelerde çalışan gazeteciler de aynı zamanda devlet memuru olacaklardı ve tabii ki bağımsızlıklarından söz etmek imkanlı olmayacaktı.

 

İşte böyle bir geleneğin üzerine kurulan medya, yıllar sonra tabii ki darbelere alkış tutacak, darbecileri manşetten kutlayacak, Hürriyet gazetesi 13 Eylül 1980’de “Atatürk Yolunda Devam” diyecek ve “yüce devlet”in kutsallığından bahsedeceklerdi. Oysa bir gazetenin ve gazetecilerin temel görevi denetlemektir. İlahi bir varlığın denetlenmesi ne yazık ki bizimki gibi coğrafyalarda pek de mümkün değildir.

 

OSMANLI TELEVİZYONU A.Ş.

 

Günümüzde basın da, edebiyat da, hatta sinema da gücünü kaybetmiş durumda. Şairin dediği gibi “Kimsenin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya,” bu yüzden televizyonun başından kalkamıyor, sinema salona gitmektense Plazma ekranlarımızdan, evimizin salonunda diziler izlemeyi tercih ediyoruz.

 

Bu durumda devlet de tabii ki televizyonumuzun ekranına sızıyor. Ancak şu an ülkemizde, Amerika gibi değil; çok daha açıktan, çok daha net. Bir kere ne oluyorsa devletin televizyonundan, TRT’den oluyor. Ardı ardına Osmanlı’yı anlatan diziler reyting rekorları kırmaya başlıyor. Ama zamanlamaları daha da önemli.

 

Ahmet Davutoğlu, Dış İşleri Bakanı’yken de, Başbakan olunca da kendi sıra dışı Orta Doğu politikasını uygulamaya çalıştı. Komşularla sıfır sorun istiyorduk, Müslüman kardeşlerimizle dini bütünlük içinde olacaktık ve anti-emperyalist mücadeleleri sonuna kadar destekleyecek, Osmanlı’nın Orta Doğu’sunu bir nevi geri kazanacaktık. Unutmayalım, Lozan bize dayatılmış bir mağlubiyetti, Musul’da ya da Kerkük’te namaz kılacaktık.

 

Diriliş Ertuğrul da Osmanlı’nın kuruluşunu anlatıyordu değil mi? Hani Musul’u da Kerkük’ü de Orta Doğu’yu da yönetecek olan Osmanlı’yı…

 

Son dönemdeyse Orta Doğu’dan çok hedefimizi Batı’ya çevirmiş bulunmaktayız. Batı’yı ve Batılıları sevmiyoruz, Viyana’nın kapılarına dayanmış ırkız, altlarında ezilmek istemiyor, “Eyy…” ile başlayan cümleler kuruyor, herkese meydan okuyoruz.

 

Tam da bu zamanlarda Payitaht Abdülhamid diye bir dizi başlıyor yine devletin televizyonu TRT’de. İngiliz elçisine tokat atan bir padişahla karşılaşıyoruz, kendimizle iftihar ediyoruz.

ASIN BAYRAKLARI, OSMANLI GELİYOR, HURRA!

 

Son dönemde, dikkatinizi çekti mi bilmem, yeni bir bayrak furyası koptu da geliyor. Mavi zemin üzerine üç beyaz sembol: “I… Y… I…” Köprü trafiğinde beklerken bir anda önümüze çıkıveriyor, artık Kırmızı-Beyaz bayrağımızın modasının geçtiğini fark ettiğini anlamamıza sebep oluyor. “Yeşil zemin üzerine üç hilali henüz sindirememişken, bu da nesi?” diye sorup duruyordum kendime.

 

Yalçın Doğan bugün T24’te yazmış işte, “Haberin yok mu; Osmanlı’ya dönüyoruz…” demekmiş bu “I… Y… I…” bayrakları. Koyu Boyu’nun bayrağıymış. Osmanlı da Oğuzların bu boyundan geliyormuş meğer. “Kuvveti” ve “kudreti” temsil ediyormuş bu bayrak ve üzerindeki semboller. İngiliz elçisine “şaaak!” diye tokadı yapıştıracak bir kuvveti ve kudreti, anladığım kadarıyla.

 

15 Temmuz’un ardından kırmızı ve beyaz kumaşın ülke genelinde tükendiğine, Türk bayrağının satışlarının zirve yaptığına dair haberler okumuştuk.

 

Şimdi de Payitaht bir tokat vuruyor, Ertuğrul iki kılıç darbesiyle bütün Anadolu’ya hükmediyor…

 

Merak ediyorum, biter mi mavi-beyaz kumaşlar da yakın zamanda?

 

Kuvveti ve kudreti bulduk da, haddimizi de bulur muyuz yakın zamanda?

 

Sokak satıcısı bas bas bağırıyor: “Osmanlı bayrakları burada!”

Paylaş

0 adet yorum

Yorum yapmak için giriş yapmalısınız

Giriş